12 Ekim 2017 Perşembe

Çanakkale'de Derlenen Masallar II


Her ayın son Çarşamba etkinliği Masal üzerine sohbetlere ayrılmıştır. Bu sohbetlerde Çanakkale bölgesinde anlatılan masalları derleyen Ömer Gözükızıl’ın derlemeleri etkinlik öncesinde paylaşılacaktır. Etkinlik gününe kadar blogdan yorumlar yapılacaktır. Etkinlik günü Müzemiz toplantı salonunda bu değerlendirmelere herkese açık katılımla devam edilecektir.


Bayramiç-Osmaniye Köyü (24.03.2001)
Kadın, 35, Osmaniye, lise, bekâr

            Şimdi zamanın birinde, işte bir yerlerde bi karı-koca yaşıyomuş. Bunların çocukları olmuyomuş. İşte dua ediyolar bi gün: Allahım! Ne olur bize de bi çocuk ver falan diye. Ve bi gün çocukları oluyo bunların. Ama bu çocuk “lipir” bi çocuk oluyo. (Şimdi lipir ne? diyeceksiniz. Lipir: Bi çeşit yamyam.) Ondan sonra işte çocuk bi kaç aylıkken, annesi emzirirken bunu, pat diye memesini ısırıp kopartıyo. O zaman anlıyolar ki bu çocuk lipir. Büyüyünce bizi de yer diyo babası kadına. Bunu götürelim atalım. Kadın diyo ki: Ben diyo, çocuğumdan ayrılmam. Lipir de olsa, o benim çocuğum. Biz bunu çok istedik, çok yalvardık. Ben diyo, atmam. Ne öldürürüm, ne atarım bu çocuğu. Tamam o zaman. Ne yapalım; katlanırız diyo adam.
İşte çocuk bi yaşına falan giriyo. Bu arada annesini de babasını da yiyo. Yalnız başına yaşamaya başlıyo evin içinde.
D-(Hayırlı evlat!)
Bu arada, kadının da bi erkek kardeşi varmış, uzak bi köyde yaşayan. Bunlar tabi çocukları olduğunu duymuş ama çok uzakta olduğu için gelememiş. Ancak işte iki yıl sonra falan, tekrar onlara ziyarete geliyo atıyla birlikte.
Geliyo, sesleniyo işte -adamın adı neyse-: Ahmet! Fatma! diye. Kimse yok. Lipir çıkıyo kapıya: Buyur amca! Sen, kimi istedin? diyo. İşte söylüyo o da: Ben diyo… Sen bunların oğlu musun? diyo. Oğluyum ama annemle babam öldü. Yoklar diyo şimdi lipir. Ben diyo senin dayınım o zaman diyo. Çocuk, ‘dayınım’ dediği zaman seviniyo tabi. A dayı! Hoş geldin diyo, sarılıyo boynuna falan. İçeriye buyur ediyo.
Oturuyolar. Birlikte… Dayı yemek hazırlıyo. Beraber yemek yiyolar. Akşam oluyo; yatıcaklar. Ayrı ayrı odalara ikisi de yatıyo. Gece yarısı –şimdi- büyük bi gürültüyle uyanıyo dayı. Gidiyo öbür odaya. Bakıyo ki: Lipir odanın ortasında dört dönüyo. Bi tane fareyi gözüne kestirmiş. İşte fare o duvar senin, bu duvar benim koşuyo. O da arkasından koşuyo. En sonunda, çocuk işte… Deliğe giriyo fare. Lipir de onu delikten buluyo. Uzatıyo elini; alıyo, yiyo. Dayı bunu görünce, Lipir olduğunu anlıyo çocuğun. Korkuyo ama yapacak bişey de yok. Artık mecburen, sabaha kadar beklemek zorunda. Bu arada çocuk da, onun gördüğünü fark ediyo.
Sabah oluyo işte, kahvaltı ediyolar. Bu arada Lipir oturuyo; dayısına diyo ki: Dayı diyo, senin atın nerde? diyo. O da: Damda bağlı oğlum diyo. Lipir ortadan kayboluyo; gidiyo. Beş dakka sonra geliyo: Dayı diyo, senin diyo hayvanın bi bacağı yok ya diyo. Şimdi dayı korkuyo ya: Yoktur dayının yoktur diyo. Üç bacaklı geldim ben diyo. Şimdi gidiyo çocuk. Bi bacağını daha yiyip geliyo Lipir. Gene işte diyo: Dayı senin hayvanın, iki bacağı da yok ya diyo. Yoktur dayının yoktur. İki bacakla geldim ben diyo. Çocuk gidiyo gene. Böyle... gidip geliyo. Dört bacağını da yediğini söylüyo. En sonunda diyo ki: İşte senin hayvanın hiç bacağı yok ya dayı diyo. Yoktur dayının yoktur diyo. Şimdi çocuk ona söylüyo ki...  Aa öyle şey olur mu?’ diyecek dayısı. O da saldırıp, dayıyı da yiyecek. Amaç o ama dayısı da hiç bozuntuya vermiyo. Gidiyo, hayvanın başını da yiyo, geliyo. Dayı diyo, senin hayvanın başı da yok ya diyo. Yoktur dayının yoktur. Ben, başsız geldim diyo şimdi dayısı. Çocuk bi türlü şe yapamıyo, Lipir olduğunu hissettiremiyo dayısına.
En sonunda dayanamıyo. Diyo: “Dayı, dayı olaraktan / Cancağazını yakmayaraktan / Ben seni yiycem” diyo dayısına. Aman oğlum diyo, nasıl olur? Ben senin dayınım. Hiç insan dayısını yer mi? Yok diyo, yiyicem ben seni. Annemi, babamı, senin atını nasıl yediysem, seni de yiycem diyo. Bu sefer bakıyo dayısı, kurtuluş yok: Peki tamam diyo. Sen diyo, beni yiyeceksin ama diyo, şu ilerde diyo, kavaklık gördüm gelirken diyo. O kavak ağaçlarının yanına gidelim. Ben diyo çıkayım orda bi ezan okuyayım diyo; namazımı kılayım. Ondan sonra ye beni diyo. Tamam diyo çocuk. Nasıl olsa diyo, şimdi atını yedim. Çok da fazla aç değilim diyo Lipir.
Bu arada dayı da, köyünde bi aslanla kaplanı varmış onun. Özel olarak onları yetiştiriyomuş.         
Çıkıyo ağacın tepesine, işte başlıyo bağırmaya: Aslanla kaplan yetiş! diye. Aslanla kaplan da, o nerde bağırsa, mutlaka gelirlermiş. Ordan çıkmadan önce de karısına demiş ki: Ne zaman aslanımla kaplanım tepişmeye başlarsa, onları serbest bırakın. Onun haricinde, kesinlikle bağlı dursun diye tembihlemiş. Tabi hayvanlar tepişmeye başlıyolar. Bu arda sürekli bağırıyo. Aşağıda da Lipir artık dayanamıyo: Be dayı, ne zaman bitecek senin bu ezanın? diyo. Bitiyo dayının bitiyo diyo. Onu oyalıyo.
Bu arada tabi kadın –dayının hanımı- bırakıyo aslanla kaplanı. Aslanla kaplan tozu dumana kata kata, geliyolar adamı kurtarmaya. Lipir onları karşıdan görüyo. İşte diyo ki: Dayı! Bunlar beni yiyecekler; kurtar beni diye. Tabi o dayı inmiyo ağacın tepesinden. Geliyo aslanla kaplan: Çocuğu parçalıyolar, Lipir’i. Böylece herkes kurtulmuş oluyo.


Merkez İlçe-Denizgöründü Köyü (20.09.2001)
Erkek, 45, Denizgöründü, ilkokul, evli/iki çocuklu


            Şimdi patişahın, üç tane oğlu varmış. Bi tane de küçük kızı varmış. Çok ufakmış o.
            Padişahın, kırk tane de atı varmış. Bu atlardan, her gün bi tanesi kaybolurmuş. Ve sade nalları kalırmış. Yenirmiş olduğu yerde.
            Padişah büyük oğluna diye: Bu gün diyo oğlum diye, sen diye çiftliği bekliyeceğen –ahırları- diye. Bunu yakalayacaksın diyü.
            O gidiyo –büyük oğlan- uyuyo; yapamıyo o işi. Ortancıla geliyo. Oğlum diyo, bu gün de: Sen. O da uyuyo. O uyuduktan sona, gene gidiyi bi tane; gayboluyo sabah. Gene kayboluyo atlardan.
            En küçüğe geliyı. En küçüğe diyo: Oğlum diyo, sen diyo, bu akşam şey et diyo. (Yok! Öyle demiyo baştan da, şöyle diyo:) En küçük beniyim. Sen yapamazsın diye. İki tane ağbeyin diyö bulamadı, yakalıyamadı. Sen hiç yakalıyamazsın. Hayır diyo baba diyo. Ben diyo yakalarım diyo. Küçük oğlan beklemeye gidiyu.
            Uyumayım diye, etrafına dikenleri çeviriyo kendine; ahırın içinde, şey at damının içinde. Bu, uyuduğu zaman hemen devriliyomuş. Dikenlē batıp, uyanıyomuş küçük oğlan. Bu arada, atlarda bi tepişme oluyo. Tepişme olunca, hemen bi bakıyi: En küçük kız kardeşleri, atları yiyomuş.
            Şimdi geliyo. Sabah oluyo. Yakaladın mı oğlum? diyo. Kim? diyi. Bizim diyi, en küçük kız kardeşimiz yiyo diyi. Şimdi: Yiyo mu? diyi. Yiyo diyi. Şimdi küçüğü çağırıyi. O arada, küçük kız kayboluyo. Gorkudan, bu padişah gidiyo… (Padişah gitmiyo da…) Atları, küçükleri alıp gidiyi. Anasınlan babası galıyo; padişahın anası, babası. O üç kardeş gidiyolā.
            Şimdi çok bi sene sona geliyolā. Bi de geliyolā: Evde yok kardeşleri! Anasının kafasını asmış bi tarafa, babasının kafasını da asmış tavana. İşte anamın gafası dermiş, ahacık a babamın kafası. Üç tane kardeşimin gafası vardı. Onlā nerde? diyo.
            Ötekiler, o arada geliyo. Hah! Siz yine geldiniz diyo, gardeşlerim diyo. Hoş geldiniz, safa geldiniz. Hani babam? Aha! (Gosteriyo onlara.) Onlara: Siz diyo oturagon. Ben size bi yemek hazırlayım. Siz diyo, yemek hazırlayıncaya gadar oturun. Ondan sona da dinlenirsiniz(?); misafirim olursuz.
            Hemen o arada, dişlerini bilemeye gitmiş. Dişlerini bilerken, fare geliyi: Siz diyi bak diyo, bu diyo yiyicek. Dişlerini biliyo dışarıda.
O arada, fareyi hemen yakalıyo. O fareyi, -hemen unu- öldürüyo. O arada diyi, siz diyo kaçarsınız falan diyi. Bi tepsi veriyo ellerine: Siz bunu diyo tangırdatagon, tangırtı kesildi mi, sizin kaçtığınızı bilirim ben diyi. Hemen yakalar, yerim diyi. Şimdi dışarı çıkiyi gene. Dişlerini bilemeye başlıyo.
O arada tepsiyi: Tan, tan, tan, tan… Gene ikinci bi fare çıkıyö. Diyö: Bak diyö, öbürkü sizi diyi söyledi ama diye, inandırıcı olmadı diye. Siz diye kaçagon diyö; ben tangırdadayım diyö. Kuyruğunlan: Tan, tan, tan, tan, tan, tan, tan, tan, tan, tan… çalarken, öbürküleri kaçıyi. (Pencereden çıkıp gidiyi.)
İşte o arada, gene tekrar geliyo fare; deliğine giriyo. Hemen deliğine o arada girince –fare açıkgözmüş; hemen deliğine giriyö-, onları yakalayamıyö.
(Tabi aklımda bu kadarı galdı. Daa devamı var da, tam çıkardamıyom yani.)


Bayramiç-Pınarbaşı Köyü (10.09.2002)
Erkek, 65, Pınarbaşı, ilkokul, evli, iki çocuklu


            Sinci bi kadının, iki tene oğlanı vāmış. İlle gız isdiyomuş kadın.
            Eski zamanda, galbur zamanda, bir kadının añladın mı, iki tene gız çociyi vāmış. İllekin oğlan çociyi de istiyomuş añladın mı. Eh! Bu añladın mı gidēken gidēkene, bi devrişe rasgēmiş añladın mı. Devriş añladın mı –oğlan çociyi istiyomuş- buna bi elma viymiş. Elmanın yarısını sen yiycen. Yarısını beyin yiycek. Saña, oğlan çociyi olcak dimiş añladın mı. (U boy da, gene perilēdenmiş añladın mı.)
            Efendime söyleyim, elmanın yarısını adam yiyoru, yarısını karı yiyor añladın mı. Bi sefer çociyi oluyoru. Gız çociyi olmuş bi seferkine añladın mı. Efendime söyleyim oğlanlā böyük ya. Gız çociyi ufak añladın mı.
            Bi köylükleri(?) vāmış. Bütün böyük, hanı böyle yayla. Yaylada çok sayıda atları vāmış. Yani atçılıyla geçiniyorlāmış. (Böyüdüb satmaklā vā.) Atları vāmış. Çocukları olmuş. Çocukları oldiğne añladın mı, çocuk olmuş.
            Birkaç gün geçtiyne, atlādan añladın mı yiniyomuş. Atları yiyomuş bi şey, atları. Efendime söyliyim öte şeytmişlē, beri şeytmişlē: Atlā hep gidiyomuş.
            Koca oğlan demiş añladın mı: Bakam dimiş, ben bu ağşam bekliycen dimiş. (U zaman, ok devri olmak vā.)
            Yokardan iñiliyerek gürülüyerek bi şiy gēmiş emme, goca oğlan oku –bi giricek yer aramış- atamamış.
            Bi sefer, unun küçiyi, ertesi ağşam gidiyor añladın mı. (Her ağşam yiniyomuş atlā.) Onun küçiyi gidiyor ertesi ağşam.
            Gene iñiliyerek, gürlüylek, zırlıylek geliyomuş emme o gadan yani becana ses yapıyomuş. Dimiş dimiş te küçük oğlan, oku bi atmıştın añladın mı. U iñilti, gerisi geriye gitmiş. (O ağşam, atlādan yinmemiş.) Okun düştiği yerleri aramış añladın mı. Bir insan barmağa, -çocuk barmağa- çiçi barmak[1] anladın mı buluyor. Alıyor bunu añladın mı, geliyor añladın mı.
            Bi de evde, doğan gız çociyine bakmıştı: Küçük parmağaa kopmuş gızın. Anne diyor, bu dada, dada diğil diyoru. Bu, başka şiy diyoru. Bu dadıyi öldürem diyor. Sen delirdin mi? diyor annesi. Sizin hepsiniz ölür de diyor, u ölmez diyor. Bak diyor, bizim hayvanları bu dada şiydiyor diyor. Bak! Oku attım ben diyor. Barmağanı da getdim diyor. Bak! Bu, dadanın barmağa. Oğlana, söylemedik gāmamış.
            Niyse efendime söyliyim, oğlan, agasınla –küçük oğlan- bunlā gaçmışlā başka memlekete.
            Gaçtiyne, acık birkaç aylık oldiyne, ne atları gāmış yinmedik efendime söyliyim, ne u köyde insan gāmış. Yimiş bu dada, hepsini yimiş insanlān.
            Bi sefer añladın mı, (hemen birden olmuyor da, senelē geçmiş efendime söyliyim.) oğlanlā: Bakam diyoru, annemiz bubamız ne’apıyor? Köyümüz ne yapıyor? diyoru.
            Niyse köye geliyorlāmış. Bi añladın mı çoban, bunlara bi incek –köpek enceğe[2]- viymiş. Köpek enceğe viymiş eme köye gelirkene, o gadan düzgünmüş añladın mı. Niyse, bunlā köve gēmişlē añladın mı. Bi de atlarınla geliyorlā tabi. Bi de añladın mı geliyorlā köve: Bubasını yimiş, anasını yimiş; asmış añladın mı. “Hani küçük agam?” diyip, ısırıyomuş anasını. “Hani böyük agam?” diyip, ısırıyomuş.
            Bunlā da u anda kapıyı açmışlā. Aha küçük agam da gēmiş, aha böyük agam da gēmiş diye, hemen añladın mı oğlanlān başına geçceklēmiş. Niyse: Yabma-itme añladın mı. Oğlan dimiş: Benim çok su dökmem gēdi dimiş. Bi su dökmeğe otusam a dimiş. İkisi de su dökmeğe gitceklēmiş anladın mı. Gaçāsınız! Gaçmıyiz dimiş añladın mı. Ayaklāmızdan bağla añladın mı; gaçmıyiz. Niyse, bunları ayaklāndan bağlamışlā. Su dökmeğe musaade etmişlē.
            Bi sefer añladın mı su dökmeğe gittiğni –U zaman şimdi böyle burmalı şiylē yok. Bardak diriz biz.- bardaklā vāmış añladın mı. Bardağa bağladiyi ipleri, urganları efendime söyliyim. Bardağan kulpuna bağlıyıviymişlē, hemen yovaşcık kapıdan çıkmışlā.
            U zaman da añladın mı, tovanda gövercinlē vāmıştı. Unlā bayā yol almışlā. İncek te unlāla barabe gidiyomuş. İncek te yani, unlāla barabe gidiyomuş; devam idiyomuş. Bi sefer añladın mı gövercinlē: Pırr demiş de, uçuvimiş. Aha agam gaçıyor diye añladın mı, bi asılıyo urganı. Paldır-küldür bardak geliyor. Aha gaçmışlā diye, arkasına ekleşiyoru. Unlā da, bayağıca yolu aşmışlā da. Eriş incecim! Bizi yiycek diye añladın mı, inceğe şey idivimişlē. İncek yidirmemiş unları. Geri dönmüş te…
            Böylece yaşıyorlāmış.
            (Böyle yani bi olay yani.)







[1] Serçe (en küçük) parmak.
[2] Köpek yavrusu.


25 Ekim 2017 tarihinde gerçekleştirilen sohbette masalla ilgili yapılan yorumlar... 


Masal okumasının ardından

Ömer  Gözükızıl: 3 anlatı üzerine küçük bir açıklama yapayım. 3 kez Çanakkale içinde derleyebildiğimiz bir masal bu. Birisi Bulgaristan muhaciri yerleşiminden derlendi. İkinci varyantımız Türkmen köyünden, 3. Anlatımız da Manav köyü Pınarbaşı’ndan derlendi. Buradan basit bir sonuç olarak bu anlatının topluluklar arasında geçişkenliğe sahip olduğunu çıkarabiliriz. Üçünü birden değerlendirmeye almamış olanlar için söylemem gerekirse kaynak kişilerimizden birisi kadın, ikisi erkek. Anlatı sayısı daha fazla olsaydı daha net sonuç çıkardı ama üç anlatıcıda gözlemlediğimiz şudur ki kadın anlatıcının anlatısında lipir yani canavar çocuk erkek, iki erkeğin anlatısında ise canavar çocuk kız çocuğu. Bu, anlatıya anlatıcının ve çevreninin yaptığı katkıyı göstermesi açısından önem teşkil ediyor. Yamyamlığı kendi cinsine yakıştırmayan bir anlatıcı çevresinden bahsedebiliriz. Sözü size bırakayım

Dr. Zafer Atasoy: Ben, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları uzmanıyım, emekliyim. 1 yıl olmadı Çanakkale’ye yerleşeli. Masal çok dinledim çok da anlattığım oldu ama benim dinlediğim ve anlattığım masallarla bu paylaşılan masalın ortak bir tarafını hem bulabildim hem de bulamadım. Masal benim gözümde irrasyonel bir şeydir. Gerçeküstü, olağanüstü şeylerin anlatıldığı dolayısıyla çocukların geniş hayal dünyasında da yer bulan, sonunda da çocukların kendilerine bir ders çıkarmaları beklenen bir şey. O kadar irrasyonel ki “masal anlatıyorsun ya amma da oldu mu?” gibi kendimiz de değerlendirebiliyoruz. İlk masalı irdelersek bir defa çocuğun ne kadar kıymetli olduğunu vurguluyor. Çocuğu olmayan bir ailenin Allah'a bunun için yalvarması masalın ilk başında söz ediliyor. O kadar kıymetli ki çocuk annesinin memesini yiyerek, yamyam bir çocuk olduğu ortaya çıkıyor, ona rağmen sahiplenen bir kültürden, çocuğa çok değer verilen sosyolojik bir yapıdan söz etmek gerekiyor.  Çocuklar ne kadar kötü olurlarsa olsunlar yine de değerli ve iyi olduklarını da aktarmış olduğunu düşünüyorum. Meme meselesi çok önemli, çocuk önce annesinin memesini yiyor. Meme başı bildiğiniz üzere çok ağrılı bir şeydir. Birinde ağrı uyandırmak isterseniz kadın ya da erkek olsun meme başını sıkarsanız o kişi yerinden zıplar. Emziren annelerde bebeğin dişleri çıkmaya başlayıp da meme başını ısırdıkları zaman irkilir ve kendilerini geri çekerler. Anne o kadar sevgi ile yaklaşıyor ki bırakın geri çekilmeyi memesinin tümünün yenilmesine bile izin veriyor. Babanın ne oluyor demesine karşı bile ben ne olursa olsun çok arzu ettim, bu bebeği,  bu çocuğu istiyorum diyor. Masalın ilk girişi bence çok dolu dolu mesajlar iletiyor ama çocuk da aileye yararlı bir çocuk değil. Anneyi babayı yiyen,yok eden bir şey. Dayının ve ondan sonra masalın diğer kısmındaki gelişmeyi göz önünde bulundurursak aile kavramının, diğer aile büyüklerinin çocuklara ilgili olduğu yorumunu yapmak mümkün.  Fakat çocuğun kötülük yapma hissi dayıyı yemeğe de kalkışması haline karşı dayının ne kadar sabırla yaklaştığını görüyoruz. Diğer masallarda da hemen saldır durumu olmuyor ama en sonunda kendilerini bu felaketten korumak için aslanı ile kaplanını davet ediyor. Orada da yerel motifler var, yukarı çıkıp ezan okumak gibi… ben bu şekilde değerlendirdim ama masalın tamamına dair bir şey söylememiz gerekirse ben çocuğuma bu masalı anlatmak istemezdim çünkü çok korku öğesi var. Korku filmi gibi bir masal. Uluslararası masalında da vardır. Mesela Pamuk Prenses ve Yedi Cücelerde, Pamuk Prenses öldürülmeye yollanır. Kırmızı Başlıklı Kız’da da babaanne yenilir kurt tarafından. Onlarda da böyle korku öğeleri olsa da hepsi kurtulması ile sonlanır. Burada kültürel olarak kötünün cezalandırılması mesajının çocuklara iletildiği bir masal olarak değerlendirdim. 

Ömer Gözükızıl: Hocamızın özellikle meme ile ilgili söyledikleri üzerine ben de anlatı tarihselliği içindeki notunu almıştım. Basat'ın Tepegözü öldürmesi hikayesi, Dede Korkut hikayelerinden bir tanesi bu. Bu anlatıyı seçmemdeki neden masalın Türk kültürüne ait olduğunu savlamak değil. Daha önceki yıllarda menkıbeler üzerine sohbet gerçekleştirdiğimizde orada da ne Müslüman ne Türk kültürüne dair göndermemiz yok. Hep bizim dışımızdaki kültürlerden motifleri çıkartmıştık. O nedenle de bu okumayı o şekilde anlamayın. Bu okumayı Türklere bağladı olarak anlamayın. Bir anlatı yeryüzünün bir yerinde varsa başka bir yerinde de çıkabilir. Basat’ın Tepegözü öldürme hikayesi ile neredeyse yarısına kadar bir benzerlik gösteriyor ama meme konusunda o hikayede şu var: Aruz Tepegözü buluyor. "Tepe Gözü aldı, bir yere götürdü, buyurdu, emciğini ağzına verdi. Bir sordu ( emmek), olanca sütünü aldı, iki sordu kanını aldı, üç sordu canını aldı. Birkaç daha getirdiler helak etti." Yamyam çocuğun öncüllerini biz Dede Korkut’ta, 13. – 14. Yüzyılda kayıt altına alınmış Dede Korkut hikayelerinde görebiliyoruz. Aile içinde de cezalandırması, dayı burada cezalandırıyor. Dede Korkut’ta da sonradan edinilmiş bir çocuk ama yine aile içinde küçük kardeşin ölümüne sebep olduğu halde büyük ağabeyi tarafından ortadan kaldırılabiliyor. Yine o anlatıda da aslanların işlevleri var. Bir ölçüde tarihsel arka planında da yamyamlığa ait hikayelerin daha çok devler yapardı. Bizim masal geleneğimizde kötü devler çocukları fırında yakıp yemeğe çalışırlardı ama bu çok özel bir çalışma küçük çocuk yemeğe başlıyor. Benim ekleyebileceğim bunlar.

Mümtaz Fırat: Sosyolog arkadaşlarımız madem yok o boşluğu ben doldurmaya çalışayım. Bir önceki toplantıda mülkiyet, ataerkillik üzerine bir analiz yapılmıştı. Bu masal üzerinde de özellikle bu okuduğumuz varyantı değil ama diğer iki varyantı üzerinden sizin yaptığınız değerlendirme dışında belki bir değerlendirme yapılabilir, o da kız çocuğunun mülkiyete ortak olması anlamında nasıl cezalandırılabileceği ya da nasıl ötelenebileceği anlamında bir çıkarımda buluna bilinir. Bir metafor olarak mülkiyete ortak olan kız çocuğu hayvanları ya da ailenin mal varlığını aile bireyleri ile beraber yemektedir. Bu tip masallarda şunu sormak gerekir ki atalarımızın kriz dönemlerini anlatan masal tipleri midir? Proteinin ya da genel olarak beslenmenin çok daha zor olduğu bir döneme ait olabilir mi, öyle bir dönemin anlatısı olabilir mi? Antropolojik anlamda da, daha sonraki dönemlerde, özellikle II. Dünya Savaşı döneminde bildiğimiz kadarıyla insan yeme alışkanlığının bir şekilde protein gereksiniminin çok arttığı, insanların bunlara ulaşma imkanının zor olduğu dönemlerde ortaya çıkıyor. Antropolojik anlamdaki araştırmalar polinezyayı örneğin dikkate alarak söyleyebiliriz. Çok az protein bulabildikleri için böcek vs. yiyebiliyorlar, aynı zamanda da bunlar ölülerini de pişirip yiyebilir ölümden sonra. Bu psikanalisttik açıdan özdeşleşme olarak da yorumlanabilir, ölenin ruhu ve kişiliği ile bütünleşmek gibi. Aynı zamanda Dede Korkut’tan örnek verdiniz. Bildiğim kadarıyla kutsal metinlerde ad ve semud kavimlerine ilişkin günahlarından insan eti yemekten bahsedilir. Esas olarak benim merak ettiğim burada bulunanların bu masaldan kıssa olarak ne çıkarttıkları. Mesela ben masalı dinlediğimde insanlar ne olursa olsun dememeli, kader fazla zorlanmamalı gibi bir sonuç çıkardım. İlle de bir çocuğum olsun demek bazen bu tür sonuçlara neden olabilir. Kaderinize razı olmalısınız gibi bir çıkarımda bulundum. Herkesin fikirlerini de merak ediyorum.

Zafer Atasoy:Bu masal çocuğa anlatıldığına göre çocukta böyle bir şey olacağını sanmıyorum ama bizim için doğru bir çıkarım olabilir.

Salih _____ Emekli sağlık memuruyum. Zafer bey aynı benim düşüncemi dile getirdi. Çocuğuma anlatamam dedi, ben bundan çıkarım yaparak Zafer Bey dahil herkese sormak isterim ki bu masalı çocuğa anlatabilecek şekilde nasıl değiştirebilirdik?

Ömer Gözükızıl: Başka bir örnek vermek isterim ki size Nohut Dadası masalında. Onda da buradaki üçüncü varyanta benzer bir başlangıç var. Dua ederler, bir ermiş gelir, bir elma verir, halk hikayelerinde de sıklıkla yer alır. Bir sürü nohut boyunda çocuklar olur. O kadar çoklardır ki bunları süpürge ile kovarlar sadece bir tane nohut dadası kalır. O da, burada yiyicidir, o masalda da nohut dadası  kurnaz, üçkağıt çeviren bir tiptir, hep sorun çıkarır ama ölüm yoktur. Kovalandığında da ineğin girdiği ota girer, sonra kurda geçer, kurt sürüye saldırmaya kalktığında kurt burada diye bağırır, kurdu açlığa mahkum eder. Olağan dışı doğmuş ve normal olmayan bir çocuğun maceraları üzerine döner ancak o kadar olumsuz bitmez. Anlatılar içinde şeytan, cin anlatılarının dışında masal anlatılarında bu kadar olumsuz bir örgü yoktur. Bunu nasıl değiştirebiliriz derseniz emek ister, fazla çaba harcamak gerekir.

Muteber Yüğnük: Ben çok gerçekçi buldum. Hayata dair en hakiki meselenin bu kadar rahat anlatılmasına çok şaşırdım. Hepimiz doğduğumuz ve annemizin memesine yapıştığımız andan itibaren sömürmedik mi ki onu.  Ama o hep şefkatle davranmadı mı diye düşündüm. Sembol dilini bilmiyorum, bilsem ne kadar çok hoş olurdu diye hayıflandım. Sembol dili bir yolculuk. Benim alanım resim, resim de bir başka sembol dili. Meme önemli ama meme ucu özellikle önemli.  Meme şefkat , meme ucu gıda olarak beslenmemizin ana kaynağı. Üstelik o bir refleks, birinden öğrendiğimiz bir şey değil. En ilkel yanımız. Dolayısıyla bu masalda, en ilkel yani yamyam yanımızın bu kadar sakin anlatılması beni şok etti. Bu kıssadan çıkardığım hisse buydu. Sembol yolculuğuna çıkıldığında, benim çok kaba söylediğim şey çok ince ayrıntıları ile varlığını masalda gösterir:  ilkel yanımıza, asla ıslah olmayan yanımıza baktığını düşünüyorum.

Cahit Gündoğdu: ilk satırdaki “zamanın birinde bir yerlerde bir karı koca yaşıyormuş, bunların çocukları olmuyormuş. Dua ediyorlar bir  gün ne olur bize bir çocuk…” acaba çok isteniyor da ters mi tepiyor? Olağanüstü güçlere çok inanan biri değilim ama halk arasında denir; "çok istedim alın size bir ceza" kabilinden bir şey çıkartabilirim.

Ömer Gözükızıl: Nohut Dadasında da olduğu gibi olağan olmayan durumlarda olağan dışı işler gerçekleşiyor. Kısaca değindiğim Şah İsmail hikayesinin başlangıcı da böyledir. Orada da anne baba padişahtır, çocukları olmaz, bir ihtiyar gelir,elma verir. Sonra İsmail dünyaya gelir, büyür, eder, bir kıza aşık olur. Maceralar yaşar, geri döner. Orada da olağan dışılık doğumu öyledir ama olağan olmayan şey, belki bir halk hikayesini de masallardan sonra değerlendiririz,  baba İsmail’in getirdiği hanımlara göz koyar ve İsmail’i ortadan kaldırmaya çalışır. Olağan dışı durumlar her seferinde çocuğun olumsuzlandığı bir bitiriş yok. Bazı durumlarda da olağan dışı dünyaya gelen çocuklar ki kutsal metinlerde de vardır, olağandışı doğan, olağan dışı kaçış gerçekleşir. Bu anlatı özelinde dediğimiz doğru başka anlatılarda da farklı sonuçlar ile bitebiliyor.

Cahit Gündoğdu: Başka bir şey daha söylemek istiyorum ki bu derlenen masalın anlatıcısı 35 yaşlarında bir kadın değil mi? Acaba derleyen bu taraflardan mı yoksa başka yerlerden gelme mi?

İbrahim Saylan: Bayramiç’teki köy Muhacir köyü, Bayramiç’in tek  göçmen köyü, Alevi köyünde de aynı hikaye, Manav köyüne de aynı hikayeyi gördüm dediniz. Benim dinlediğim masallarla çok fazla uymuyor.  Benim yaşadığım bölgeye uyan bir masal değil. Üç köyde de aynı şeyin olması da biraz farklı geldi. Üçü de farklı kültürlerden köyler. Bunu biraz garip buldum.

Ömer Gözükızıl: Bu olağan dışı bir anlatı, benim derlemelerim içinde de öyle. Derlediğim masallar arasında tek örnek. Masalın bir bölümünü İstanbul  Çatalca Elbasan’da Patriyotlar arasında bir araştırmacı arkadaşımızın derlediği masalda, o bölümü bunun içinde yer alan bölüm ile benzerlik gösteriyor. O arkadaşımız Bayramiç Osmaniye’deki arkadaşımız, lise eğitimi almış, bir yerde yazı işleri müdürlüğü yapan, şehirde büyümüş bir insan. Onun açıklamalarında masalı babaannesinden dinlediğini belirtmişti. Burada olağan dışı olabilir ama farklı topluluklarda bulunuyor olması da bölgede bu anlatının varlığını temellendirebiliyor. Tek bir anlatı olsaydı taşınma ihtimali daha yüksek olurdu ama birden fazla ve alakasız toplulukta bulduğumuz için bu bölgede barınabilmiş. 600-700 yıl öncesinden benzer bir anlatının varlığından söz ediyoruz ya emin olun Deli Dumrul anlatısının bir parçasının aynısını Yenice’de okur yazar olmayan bir adamdan duydum. Başka kimseden de duymadım. Olabilir, anlatı geleneği içinde bizim ailelerimizin anlatmayı uygun bulmadığı bir anlatı olabilir. Dev anlatılarında çocuklar yem olarak kullanılır, dev onları besler, semirtir. Bu sefer tam tersi oluyor. Devlerin çocukları yemeye çalışması daha yaygın bir anlatı tekniği ama insani olarak bakarsam çocuğun yemesi bana daha normal gibi geliyor.

Cevat İnce: Zafer Bey masalı yorumlarken ilk tepkiniz “ ben bu masalı çocuğuma anlatmazdım.” oldu. Sizin bu eğitimle bu masalı anlatmak istememenizdeki ruh hali ile Anadolu’da, kırsalda yaşayan ve o kültür içinde yaşamış birisinin tepkisi masala aynı yerden düşüyor. Aynı hissiyatla vermek istemiyor ama diğer  taraftan da masal yaşıyor. Galiba masallar iki türlü dolaşıyor, birisi çocuklar için dolaşıyor, birisi de büyükler için dolaşıyor. Bu sanki büyükler için dolaşan bir masal gibi geldi bana.

Ömer Gözükızıl: Gerçekten çocuklara anlatılmasında sakınca olan anlatılar var. Sadece kana dayalı anlatılar değil benim dinlediğim bazı pornografik anlatıları vardır. Şehrin ahlak anlayışı ile köyün ahlak anlayışı bazen bağdaşmayabiliyor. Köyde çok rahat anlatılan bir anlatı bizim utanarak dinleyeceğimiz bir anlatı olabiliyor. Genelde o anlatıcının inisiyatifi ile olan bir şey. Bazı insanlar iyi hikayeler anlatmak ister oradan da sonuç çıkar, bazıları da kötü anlatı anlatmak ister ondan da sonuç çıkar.

Dr. Zafer Atasoy: Bu söylediğinize ben de katılıyorum. Kırsal bölgede anlatılan şeyi kentte rahatlıkla anlatılamaz. Ben çocuğuma anlatamam dedim. Burada vahşet olduğu için öyle düşündüm. Masalda yemediği şey kalmıyor. Çocuğun da o geniş hayal dünyası içerisinde bu kadar çok yemeyi hem de canlı bir şeyi yemenin ürkütebileceğini düşünüyorum. Kendisinin de bu çocuk gibi olacağım diyeceği bir durum yok, bilakis olmaması gereken bir durum var. Bir de beni cidden korkuttu bu masal. Diğer iki masalı da okudum. İlk masalın Türkçesini anlamak sorun değil ama diğer iki masalın Türkçesini anlamak daha zor. İlk masalı kadın anlatıyor, kadınların Türkçesi, dil becerileri daha güzel diyebilir miyiz ya da bu hanım lise mezunu, ötekiler eğitim olarak daha düşük öyle de bir şey çıkarılabilir.

Ömer Gözükızıl: Dil anlamında, ilk anlatımın okunması daha kolay. İlk masalı anlatan kadın bir devlet memuru, diğerleri köylü insanlar. Ağız özellikleri devam ediyor. Anlamamanız da gayet normal zira üçüncü anlatının olduğu köyde bu kadar fazla bilmediğim Türkçe sözcük mü var diye garipsediğim bir yerleşimdi. Arkadaşımla sözlük çalışması yapıyoruz. 10.000 sözcük ve 30.000 maddeye geldik Çanakkale özelinde. Daha dün duydum Ayvacık Çamkalabak yörüklerinden duyduğum bir sözcük. Size soruyorum balon sözcüğü yerine Türkçe olarak ne kullanabiliriz? Şişirgen sözcüğü kullanılıyor. O ağabeyimiz şişrigen sözcüğünü kullansaydı, ben anlayamayacaktım ama çok uygun bir sözcük. Konuşulurken anlayamam ama yazılı halde olunca bir şekilde anlarım. Yörük ağızlarında ben ilk birkaç yıl bir şey anlamadım.
___________ Lipir kelimesine takıldım, bu yöresel bir kelime mi yoksa başka yörelerden mi geldi?

Ömer Gözükızıl: Türkçe’de L harfi ile başlayan sözcükler Türkçe asıllı değildir. O nedenle bu sözcük Türkçe değildir. Diğer iki anlatıda da Lipir sözcüğü geçmiyor. Türkmen Tahtacı ve yerli Manav anlatısında bu sözcük yok. Elbasan Patriyot anlatısında da lobya türü bir canavardan bahsediliyordu. Bayramiç Osmaniye anlatısı Avrupa’da ki anlatıları bize getirmiş olabilir diyebiliriz. Hatta en çok cin peri anlatısı Çanakkale için söylüyorum onun da Eceabat bölümünde değil, Gelibolu yarımadasında bulduk. Balkanlardaki anlatılarda olağandışı canlılar daha fazla yer alıyor. Bu yine de yerli Türkmen anlatısının bağlantısı yok. Lipir Balkanlardan gelenlerin getirdiği olabilir ama anlatının benzeri Türklerin ilk hikaye kitabında bu var. Farklı coğrafyalarda benzer bir sürü anlatı ortaya çıkabilir. Masalın ilk bilimsel olarak incelendiği dönemlerde o masalın ilk nerede ortaya çıktığına dair çalışmalar yapıldı. Bilim adamları işin içinden çıkamayınca bıraktılar. Fransız çıkan bir masal Afrika’nın alakası olmayan bir yerinden de çıkabilir. Bu masal hem Balkanlarda yaşamış olabilir hem de Türk soylu halklarda yaşamış olabilir.

Mehmet Türkoğlu: Eski zamanların iletişim dili masal. Köylerin yapısını düşündüğünüz zaman kendi içinde yaşayan sosyal ortamlar bunlar. Ne kadar da kendi içinde yaşasalar da Pazar kültürleri yüzünden etkileşim içindeler. Onun için sözlü kültürde yöreden yöreye değişiklik tabi ki gösterir ama özünde bir etkileşim içindeyken iletişim dili oluşmuştur. Sosyal ortamların benzerliği de bu tür masalları üretebilir. Masallardaki temel amaçta çocukların korkutulması diye bir şey vardır. İnsanlar kendi korkularını çocuklarına yansıtır. İnsanlarda bilinçli algılamanın sonucu olarak korku çok yoğun olarak vardır. Anneler çocukları uyutmak için anlatılan masallardan etkilendiklerini düşünüyorum. Çocuğun annesinin memesini de ısırması da vahşi bir gelenektir. Kendi başına kötülük değil aslında onun doğasında kendisini yaşatmak için vardır. Kıskançlık meselesini de ele alırsak, cinsler arasında ilişkiler de son derece gergin bir şekilde ortaya çıkar. İnsanın doğasında kötülükse kötülük mevcuttur. İyilikse iyilik de zaten mevcut. Bu iki uç arasında devam ediyor. Masalları bu yönlerden analiz etmek gerektiğini düşünüyorum.

Muteber Yüğnük: İnsanın bütün o ilkel güdülerine dair veriler var bu masalda. Hayatta kalma, barınma, üreme. Zevk var, haz var. Aç olduğu için yemiyor, zevk aldığı ya da alışkanlığı için yiyor. İlk refleksimiz, varlığımızı sürdürmek için annemizin  memesine yapışmak değilmi ki . Sonra dayı ile masal başka bir hale geliyor. Dayı ve eşi, akılları ile oluşturdukları ‘LİPİR’den kurtulma oyunları ile Lipir’(yamyam çocuktan) kurtulup ‘kahraman’ a dönüşüyorlar. Bu masal bence insana ayna tutuyor. Çocuklara; kötü ya da kötülüğü, büyüklerden çocuklara, çocuktan çocuğa, çocuktan büyüğe, çocuktan doğadaki diğer canlı ve cansızlara anlatmanın bir yolu da masallar, dolayısı ile bu masal çocuklara anlatılır. Ama galiba, daha çok büyüklere anlatılmalı bu masal. Bugünü getirdim aklıma, gözümün önüne. Bu yamyamlık hali devam etmiyor mu hala? İnsanlar zevk için birbirini öldürmüyor mu ki hala?

Ömer Gözükızıl: Kötü anlatılar ile ilgili çok insandan duydum. Çanakkale’de yapılan derlemelerde 2500 insan ile yüz yüze derlemeler yaptım. Edindiğim izlenimlerden birisi şu; insanların bitirdikten sonra söylediği şu oluyor, “çok korkardık, evden dışarı çıkamazdık.” Şehir insanın değerlendirmesine göre bu çocuklara anlatılmaz ama kırsalda yaşayan insan çocuk kaybını azaltabilmek için belki de bu tip yollara başvurabilir. Benim İstanbul’da çocukluğum geçti. Bize de gece vakti karanlıktan korkutmak için "Hamo geliyor" derlerdi. Biz karanlıktan korkmayı öğrendik. Korktuğumuz için de oraya gitmemeyi öğrendik. Korktuğumuz için de başımıza bir iş gelmemesini sağladık.

Dr. Zafer Atasoy: Korku duyguların en önünde geliyor. Korku çok insanidir. Korkmamak diye bir şey olamaz. Korkmamak cahil cesaretini doğurur. Korkan insan akıllı insandır, tedbir alır. Öğrenilmiş korkularda var. Mesela soğukkanlı hayvanlardan çok yaygın olarak korkulur. Bu öğrenilen bir şeydir. Kedi, köpekten korkan insanlar da var ama çocuk korkmaz. Peşinden gider, eğer korkuyorsa bu annesi, babasının korkularındandır.





2 yorum:

  1. ...
    "2. Çocuk yamyam olarak doğar (G33)

    İnsan Yiyen Kız’da ejderha, Taz minen Ubırlı Hinlisi’nde ise ubır şeklindeki kızkardeş
    ile Kazan Kafalı Kazma Dişli’de kazan kafalı kazma dişli kız, yamyam olarak doğar ve
    ailelerindeki kişilerin çoğunu yerler. Bu kızların erkek kardeşleri, aslan, kaplan veya
    köpeklere parçalatma ile kılıçla doğrama yoluyla onların elinden kurtulurlar."
    ...
    Yrd. Doç. Dr. Gülhan ATNUR'un "ANADOLU, TATAR (KAZAN) VE BAŞKURT TÜRKLERİNİN MASALLARINDA İNSAN YEME (YAMYAMLIK) MOTİFİ" başlıklı çalışmasının linkini paylaşıyorum

    http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/ga_motif/ga_motif.htm#bookmark3


    http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/ga_motif/ga_motif.htm

    YanıtlayınSil
  2. Ömer Gözükızıl notu:
    Makale, gerçekten okunmaya değer bir makale. Türk dilli halklar arasında, insan yiyen çocuk yada devler hakkında pek çok bilgi içermekte.

    YanıtlayınSil

Kentler Anlatılınca Güzeldir sloganı ile çıktığımız bu yolculukta kentimizi anlatmaya ve paylaşmaya devam ediyoruz. Eylül ayından itibare...