10 Mayıs 2018 Perşembe

9 Mayıs 2018 haber metni




Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde Kentte Saatçiler sergisinin paralelinde “Bir Saatçinin Anıları” başlıklı kent sohbeti gerçekleştirildi.

9 Mayıs 2018 Çarşamba günü Gürhan Girgin ile Kent Müzesi sohbetlerinin sezon finali gerçekleştirildi. “Ölü bir bedeni alıp can vermenin keyfine varmak gibi bir şey saat tamir etmek.” diyerek sözlerine başlayan Gürhan Bey, çocukluğundan beri çeşitli işlerde çalıştığını fakat amcasının oğlunun yanında öğrendiği saatçiliğe duyduğu sevgi ile meslekte geçen yıllarını anlattı. Kendi başına çalışmanın güzelliğini keşfettiği amcaoğlunun dükkanından kendi dükkanını açmaya ve meslekte 40 yıla yaklaşan hayat macerası esnasında yaşadığı anıları da konuklarla paylaştı. Meslekte geçirdiği 40 yılını kitaplaştırma projesinin olduğunu Kent Müzesi’ndeki bu sohbetin başlığının da kendisine ilham verdiğine değindi. Eski saatçilerin de anıldığı sohbette mekanik saat tamirinin ve satışının işinin ehli kişilerce yapılmasının önemine değinildi. Gürhan Girgin işine verdiği önemi “her gün sabah sekizde dükkanımı açarım, bayramlarda da dükkanı açarım. Sadece saat satmıyorum, pil de satıyorum. Tansiyon hastası olanlar, işitme engeli olanlar, iş yoğunluğu dolayısıyla gelemeyen insanlara hizmet vermek benim için önemli, insanları memnun edebilmenin hazzını bir şeye değişmem” diyerek belirtti. Gürhan Bey mesleğin devamı için iki çırak yetiştirdiğini, yalnız çırakların sonrasında mesleği tercih etmeyip başka alanlara yöneldiğini, “terk edilmeyi hazmedemeyen bir ustayım” diyerek artık çırak yetiştirmeyeceğini dile getirdi. Saat satmanın da bir ustalık gerektirdiğini, saatte oluşan olası bir sorun karşısında satın alınan yere gidilerek tamir edilmesi gerektiğini ya da tüketicilerin bilgilendirmelerinin tam yapılması gerektiğini belirtti. Gürhan Girgin, saatçilerin bağlı olduğu bir oda olmadığı için mağduriyetlerin yaşandığını, kısa zamanda bir meslek odasının kurulmasının ve denetlemelerin yapılmasının gerekliliğine vurgu yaptı. Sohbet, konukların sorularına verilen cevapların ardından sona erdi.

Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi kent sohbeti etkinliklerine Eylül ayına kadar ara verilmiştir. Eylül ayından itibaren Kent sohbetlerinin duyuruları Facebook sayfası üzerinden yapılacaktır.




3 Mayıs 2018 Perşembe

2 Mayıs 2018 haber


Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde Çanakkale Arkeoloji Müzesi ortaklığında gerçekleştirilen arkeoloji sohbetlerinin sonuncusu gerçekleştirildi.


2 Mayıs 2018 Çarşamba günü Prof. Dr. Vedat Keleş’in “Parion’da Yeni Gelişmeler” etkinliğinin yerine Araştırma Görevlisi Michael Deniz Yılmaz ile “Ayrıcalıklı Bir Roma Kolonisi: Parion” etkinliği gerçekleştirildi. Michael Deniz Yılmaz sunumuna öncelikle Parion antik kentinin kapsadığı alan hakkında bilgiler vererek başladı. Tarihsel süreç içerisinde Parion’un Roma kolonisi olduğu dönemlere dair bilgileri paylaştı. Parion’a gelen seyyahların çizimlerinden yola çıkarak antik kentteki su depolarının günümüzdeki çalışmalar sonucundaki görüntüleri ile eski hallerinin fotoğraflarını paylaştı. Michael Deniz Yılmaz, Parion kazı çalışmalarından elde edilen buluntulardan çocuk mezarlarından çıktığı düşünülen oyuncakları, günümüzde Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte olan Kentauros heykeli gibi önemli buluntuların yanı sıra basında sıkça bahsedilen toplu mezarlara dair fotoğrafları da paylaştı. Mezar odalarında bulunan birden fazla kişiye ait olan cesetlerin toplu ölüm nedeniyle değil üst üste gömme neticesinde oluştuğunu söyleyerek var olan soru işaretlerine açıklık getirdi. Parion antik kentinde yer alan “Sevgililer Şapeli” olarak adlandırılan yer hakkında da bilgiler verdiği sunumunda sadece buluntulardan değil gelecekte yapmayı hedefledikleri projelerden de bahsetti. Parion antik kentinin gezilebilir bir alan haline getirilmesine yönelik çalışmalar, çocuklar ile gerçekleştirilen projeler ve kitaplaştırma çalışmaları üzerinde duruldu. Sohbet, konukların sorularına verilen cevaplar ve Arkeoloji sohbet serisindeki ortaklıkları için Arkeoloji Müzesi’ne teşekkür edilerek sona erdi.

Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde 9 Mayıs 2018 Çarşamba saat 18.00’da Gürhan Girgin ile “Bir Saatçinin Anıları” sohbeti gerçekleştirilecektir.  







27 Nisan 2018 Cuma

25 Nisan 2018 Çanakkale'de Derlenen Masallar VIII etkinlik çözümlemesi






25 Nisan 2018 Toplantı Çözümlemesi

Ezine-Köseler Köyü (1 Nisan 2001)
Erkek, 36, Köseler, ilkokul, evli, 2 çocuklu, çiftçilik ve hayvancılık

                (E şimdi) Eski, eski dönemde, bi evli bi çift varmış. Bu hanım çok aksimiş. Bu –gocası- bundan, aksiliğinden yılmış. Ne dese tersine yapıyomuş. Şundan gurtuluyum demiş yani en sonunda; rahat ediyim.
Adam şimdi: Goyunları sağma diyosa, gadın gidip sağıyomuş. Herhangi… Yani devamlı aksilik, tersine yapıyomuş işi.
                Bi bahçeleri varmış. Gitmiş, bahçeye guyu gazmış erkek. Gadına demiş: Ben uruya guyu gazdım. Gitme, düşersin. Aksi ya gadın; gitmiş guyuya. (Guyunun üstünü de örtmüştü biraz.) Düşmüş guyuya gadın.
Guyuda da, şeytan su içiyomuştu. (Kaynak kişi anlatının bu bölümünde derleyiciye gülümsemektedir. Bu gülümseme hem anlatının güldürü unsurundan kaynaklanmakta hem de derleyiciden yana teşvik edilme isteğinden kaynaklanmaktadır. Ö.G.) Şeytanın üstüne düşmüş. Gulaklarını tutmuş gadın; aksi gadın. Şeytanı tutmuş, bırakmıyomuş. Erkek adam –gocası- gelmiş, bakmış. Şeytan yalvarıyomuş gocasına: Beni diyomuş, gurtar bu gadından. Demiş: Gurtarmam. İşte şöyle olur, böyle… Seni zengin yapcam demiş. Burdan çıkınca, seni zengin yapıcam. Ondan sonra –zaten gadın aksimiş- e buna gocası demiş ki: Daha sıkı tut demiş. O zaman bırakmış. Şeytan çıkmış guyudan yukarı.
Çıkınca –tabi zengin yapcam didi ya. nası yapcak?- formül arıyo. Diyo... Gidİyo bi padişahın gızının garnına giriyo. Ben diyo, şu padişahın gızının garnına giricem. Gız hasta olcak, yatcak. Bunu kimse iyi edemiycek. En sonunda sen iyi edcen; gelicen. Ben diyo, doktorum, hocayım diycen. Ama en sonunda gelicen diyo. Padişah, seni zengin yapıcak.
Neyse padişahın gızı hasta oluyo. Bu gidiyo, garnına giriyo. Zaman geçiyo, geçiyo. Kimse bunu iyi yapamıyo. Ülkenin bütün şeylerini topluyolā; doktorlarını. (O zamanki zaman, doktor yok ya! Şeyleri –ne diyorlardı o eski devirde-…) Neyse işte onları topluyolar. Kimse bunu iyi yapamıyo. Gız, sonuçta ölücek.
                En sonunda bu, padişahın sarayının kenarlarına gidiyo. Ben diyo, işte: Hekimim, şöyleyim böyleyim, hocayım. Bi tanesi diyo -padişaha geliyo-: Padişahım diyo, böyle böyle bişey var; böyle diyo. Ya diyo, memleketin bütün hekimleri iyi idemedi. O kimmiş de iyi itcek? Ya bi denemekte zarar yok, yarar var. Bi getirin.
Neyse getiriyolā onu. (Zaten anlaşık bunlā. Ben gelem, sen çık dedi mi, şeytan çıkcakmış.) Sonuçta o, bu diyo: Ben geldim, sen çık diyo. Tamam. Hemen çıkıyo bu urdan. Gız iyi oluyo. Padişah bunu zengin yapıyo. Yalnız şeytan diyo: Ben diyo bi daha falan yere gidicem diyo mesela. Başka bi ülkenin gızının garnına girecem. Oraya gelme diyo. Bu: Tamam diyo. Anlaşıyo bunlā. Ondan sonra şeytan gidiyo.
                Öbür ülkenin –yabancı bi ülkenin- şey gıralının gızını garnına giriyo. Gene gız hasta. Sonuçta devamlı hasta hasta… Bütün kaç tane ülkeden geliyo; kimse iyi edemiyo. Diyolar: İşte padişahın gızını, falan yerde birisi iyi etmiş. Hemen diyolā: Gidin getirin! Gitmemek istiyo ama tabi direnemiyo. Götürüyolā bunu.
Ben gēdim diyo, sen çık! Ben sana, gēme demedim mi? diyo, gızın garnında. Öyle bi-iki gün uğraşıyo: Çıkmıyo.
                Bu sefer o da, bi kurnazlık düşünüyo. Gırala demiş: Bu ülkede ne gadā çalgı vāsa, sarayın etrafına topluycen hepsini. Ben demiş, pençereden işaret ittiğim zaman, başlıycek çalgılar çalmağa.
Bütün çalgıları topluyolā şeye, sarayın etrafına. Ondan sonra (öyle bi formül arıyo yani, ordan çıkarmak için) bu işaretini veriyo. Kimse yok odada; ikisi. Başlıyo çalgılar çalmağa. U zaman: Bu ne gürültü? diye soruyo şeytan. Ne olcak diyo: Guyuda senin gulaklarından tuttuğu aksi garı vardı ya, işte u geldi. Aman aretlik beni gurtar diyo. Ordan da çıkıyo o. Adam tekrar servete gavuşuyo.
                Bitiyo yani. Bu gadā biliyom ben de. O gadar anlatırlardı yaşlılā. 

Ömer Gözükızıl: Şeytan iki kez padişahın kızına hastalık olarak giriyor. Niye başka bir yerinde değil de karnında bir rahatsızlığa neden oluyor diye sorabiliriz. Genel kabulün dışında bir hamilelik olayı olabilir. Ondan kurtulması gerekiyor, olayın duyulmaması için böyle bir şey düşünülmüş gibi geliyor. Bu anlatı yanılmıyorsam Binbir Gece Masalları’nda da var. Kırıla kırıla bu haliyle bize kadar gelmiş.

Yusuf Çelik: Anlatı başlangıcında hane içinde gerçekleşen bir durum söz konusuyken sonrasında kralın kızına geçiliyor, bir kopukluk söz konusu değil mi?

Ömer Gözükızıl: Yazılı metinlerde de süreç genelde böyledir. Bazı bölümler anlatılarda yer değiştirir. Anlatı geleneği zayıflamışsa anlatıcı başka bir parçayı sunduğu anlatıya yamar. O da belli olur. Kopukluk durumu daha net olarak gözlemlenebilir. Burada şeytanın adama neden yardımcı olduğunu anlatacak bir başlangıca ihtiyaç var. Orada tekrar toplumsal konumlanışa geliyoruz ve bize bir kapı açıyor. Aksi erkek kuyuya düşmüyor, her söylenenin tersini yapan kadın yine tersine bir iş yaptığı için cezalandırılıyor. Aslında sonraki anlatıda kadının kirliliği ya da olumsuzluğu bir gönderme ile işin içine giriyor. “kadın çok aksidir, cezalandırılması gerekir”. Şeklinde bir gönderme var.  Farklı bir parça gibi gelse de her ikisi de genel kadın algısını destekleyicidir. Bir sebebe ihtiyacı var orada da erkeğin üstün olduğu anlayışa dayandırılarak sunuluyor.

Yusuf Çelik: Şeytan kuyudaki kadının karşısında güçsüz kalabilirken padişahın kızına karşı güçlü durumda.

Ömer Gözükızıl: Kadın kurulu işleyişe karşı, kocasının iktidarına da karşı bir durumu var, şeytan onunla da başa çıkamıyor. Her iki iktidar cinsine karşı koyan, direnen bir cinsten bahsediyoruz. Egemen erkek kafası bu anlatıda o karşı çıkışı olumsuz olarak algılıyor.  Bunu normal bir ortamda anlattığımızda kadınlar da erkekler de gülecektir, bunu değerlendirmeyecektir. O nedenle bu başlangıç çok da aykırı bir başlangıç diye düşünüyorum.

Macide Aksu: Anlatıda şeytan kızın karnından eğlence ile çıkıyor daha önceki haftalardaki anlatılarda şeytanın düğün gibi , eğlence gibi yerlerde toplandığını söylemiştiniz, bir ilgisi var mıdır?

Ömer Gözükızıl: Şeytanların kardeşliğine dair bir birlikteliği göstermek için eğlence yapılır ama burada daha farklı. Bu anlatının farklı varyantında asıl vurgu müziğe yapılmıyor orada asıl vurgu gürültüye yapılıyor. Başka bir yerdeki anlatıda o küçük anlatı bölümünde müzisyenlerin toplanması yok. Onda “okul var mı diye soruluyor.” Çocukları toplayıp getiriyor, gürültü yaptırtıyor. Burada daha etkin bir anlatıcı çalgı, çengiyi işin içine katıyor ama aslında yaptıkları etki gürültüdür.
Anlatılar üzerinden sürekli bulunan duruma bir vurgu vardır, var olan, kurulu olan anlayışı, kültürü belirli göndermelerle sağlamlaştırma işine hizmet eder.
Bir sonraki anlatıya geçelim, iki varyantını da okuyacağız orada da anlatıcının anlatıya nasıl etki ettiğini görebileceğiz.

Bayramiç- Sarıdüz Köyü (6 Mart 2001)
Erkek, 73, Sarıdüz, ilkokul mezunu, evli, iki çocuklu

                (Şimdi efendim) Bursa’da bi asker varmış, Bursa’da. Bu asker harpte esir düşmüş, esir düşmüş. Esir düşüyo. O da, gırala bunu hizmet eri vermişler gırala.
                Gıralın gızı buna vurulmuş. Bu asker de gözelmiş, çok gözelmiş. Eme Bursa’da okumuş zaten taha gitmeden, taha hocasında okumuştu; hocası varmıştı. Askere ordan –okumaktan- gitmiş; özel hocasından. Öyleyken(?) felan, gız demiş ki annesine: Ana, ben bu askere vuruldum. Sakın …... alma; baban seni vermez dese...
Böyle böyle derkene, gız hastalığa tutulmuş. Hastalığa tutulduktan sonra, şu askeri çağırın gelin bene demiş. Öleceğmişmiş. Askerler çağırıyorlar: Hanım seni çağartmış. Demişkine kız: Ben ölecem, sen …... bundan sonra, benim mezarımı takib et. Benim kıymatlı eşyalarımı goyucaklar. Altınım …... alacaklar. Sen ordan giderkene –memleketine giderkene- al bu eşyaları demiş.
Bundan sonra neyse hagget, mezarına gidiyo asker. Belliyo  mezarı; orda belliyo.
                Ordan esirlerin vakti gelmiş, mubadele yapmag vakti gelmiş. Bu ağşam demiş gidem, şu eşyaları alam. Bi de mezarı açıyoru: Bu daha hocası yatıp durur mezarda. Allah Allah! Şaşırmış kalmış adam. Hocam! (Bursa’dakı hocası; okumaya gittiği hani, gittiği hoca.) Kapatmış mezarı, dönmüş gelmiş.
Bundan sonra bi de geliyo ki bu… Hocaya varmış: Hocan öldü diyo ailesine, hocan öldü. Ulan ne oldu? Hocan öldü. Şunun mezarını, kabirini ziyaret edeyim; bi göster diyo hanımına. Gösteriyo mezarını. Ziyaret ediyo. Eh bu ondan sonra şey ediyo, mezarları ziyaret ediyo.
Tekrar gelmiş hanımına. Ya bu hoca mı be? demiş. Ondan sonra ne halın(?) hocam demiş. Ondan sonra …... hocam demiş …... yaptık mı? Şu su olmasa bi evde demiş, ya …... demiş. Neyse …... Bi de açmış bakmış: O gız orda yatıp duru., mezarlıkta; eşyasınlan barabar. Hoca… Orda görmüş hocayı. Eşyaları da almış.
D- Eyvallah, sağolasın. Bunu kimden duydun?
K.K.- Bunu da öğretmenin birinden duydum, lise öğretmenin birinden .

Ömer Gözükızıl: Anlaşılması zor bir anlatı ama diğer anlatıyı okuyunca daha iyi anlayacağız. Nedenleri de sunacak, çok yetkin bir anlatıcıydı. Çok iyi olduğunu bildiği için de beni çok zorladı. Fırsat bulabilseydik onun kendi oluşturduğu masalı da vardı. 1900’lerde geçen bir masaldı. Çok anlatı dinlediği için kendisi de anlatı oluşturabilecek kapasitede birisiydi. Maalesef onunla iki ya da üç kez çalışabildim. Bütün bildiklerini alamadık. Bazen de iyi anlatıcılar da şu sorunu yaşarsınız ki küçümsediği anlatıları sunmaz. Bazı anlatıları da küçümsediği anlatıları anlatmaktan kaçındığı için derleyemedik.

 Merkez İlçe-Çıplak Köyü (18 Eylül 2001)
Erkek, 78, Çıplak, okur-yazar, evli

                (Eskiden ‘arp… ‘ani Atatürk filen. Bütün dünya yani gâvurlq bastı ya Türkiye’yi; her tarafı. Zaptettiler İzmir’i, İstanbul’u; bilmem nereyi. Eski yani gayet eski.)

Ömer Gözükızıl: Dikkat ederseniz, anlatı çok daha eski bir zamanda geçecek ama kaynak kişi girişte bizi anlatıya hazırlıyor. Anlatıcının yorumu olabilir.

                ‘arbe giriyolar. Türk’ün biri, gâvurun –hani yani paşanın- eline esir düşüyo. Bu paşa, u Türk’ü ‘izmetçi olarak yani alıyo evine. (Bak dinle yani, bak!) (Kaynak kişi, derleyiciye seslenmektedir. Ö.G.) Fakat gayet yakışıklı bir müslümanmış. İsmi de: İbrahim.

Ömer Gözükızıl: Gördüğünüz gibi bu anlatıda isimlendirmeler var. Yusuf’ta esir düşmüştü, o da çok yakışıklıydı, ona da firavunun karısı aşık olmuştu. Küçük parçalar çağrıştırabilir. 

Çocuğun ismi İbrahim. Paşanın da bi kızı var. Nası biliyo musun? Sütte leke vā, onda yok. Kız, âşık olmuş İbrahim’e; Türk’e. Türk te âşık olmuş kıza ama birbirlerinin haberleri yok. Öyle sevip; gözlen, mözlen felan.
                Bi gün kız hastalanmış. Anlamış öleceğini kız. Buba diyo, şu bizim Türk İbrahim’i bi çağırsanız da, yanıma gelsin. Çağırıyim kızım diyo. (Çünkü evin içinde çalışıyo: Hizmetçi.) Kapatın kapıyı diyo. Ee İbrahim diyo kız. Ben sana âşık oldum; kavuşamadık. Sözümü dinle diyo. Sakkın dedi bi fasul[1] yapma. İbrahim diyo ki. Ben sana âşık oldum. Ne yapabilirim? Ben esir bir adamım. Sen, paşanın kızısın. Ne diyim ben yani. Ben de sana âşık oldum ama söz söylüyemem. Söylemeye gelmez. ‘Emmen bi sarılıyo. Ben, şu günde ölücem. (Günü de şe yapıyo.) İyi dinle diyo. Öldükten sonra diyo… Ölücem diyo ama fakat diyo, beni diyo mezarımda yani gömerkene, bir sandık altın, gümüş filan, ıvır-zıvır koyuyolar. Bizim âdetimiz böyle. Sen de… Felen tarihte esirleri koyveriyolā diyo. Ortalık yine düzeliyo. Sakkın dedi ihmal etme. Tamam diyo.
                Kız ölüyo aynı tarihte, aynı günde ölüyo. (Esir diğil ya çocuk. Yandan mandan geliyo: Mezarı takib ediyo. Nerde gömüldüğünü görüyo.)
                Aynı o gün gelmiş. Terhis olmuşlar, terhis olmuşlar. Çocuk kalmamış(?) yani esirinden. Diyo: Gidiyim diyo şu mezara. Şu gâvur kızını bi görüyim bakalım. Söylediği tamam mı? diyo.
                Bi de gidiyo Ömer Bey: Açıyo mezarı. Bu köyün –mesela oturduğu köyün- (yani hangi köyse?); Çıplak deyelim ‘ocası yatıyo gâvur kızın mezarında. ‘Ocası yatıyo. Vay Allah diyo, bu, bizim hoca yav; bizim köyün hocası. Nası olmuş bu iş? Kapatmış.
                Terhis olmuş, gelmiş. Fakirmiş çocuk. Annesi… Gelmiş. Gitmiş: Anne be diyo –daa oturmadan, girmeden daa, merdivenden yukarı- anne be diyo, köyümüzde ne oldu, ne bitti; ne var, ne yok? Diyo? Ölen mölen vā mı? (Yani öğrenecek istiyo.) Var oğlum diyo. Bir hafta oldu, ‘ocamız öldü diyo. Peki ‘oca diyo ne talkın veriyodu? Bizi diyo, Cuma günleri topluyodu diyo camide. Nasihat veriyodu diyo. Yalnız bi kelime konuşuyodu diyo. Bu Müslümanlıkta diyo, yıkanmak olmasa diyo, Müslümanlık tam iyi olur diyo. Bu lafı kullanırdı. Yıkanmak olmasa cünüpten, yıkanmak olmasa diyo, gayet …../….. diyo. Bunu kullanırdı diyo. Hee! ‘Ocanın mezarını biliyo musun anne?

Ömer Gözükızıl: Bir öncekinde neden olduğuna dair hiçbir ipucu yoktu. Bunda ipucunu verdi. Hoca bir şeyler anlatıyor ama bilinen dinin tersini savunan düşünceleri var.

Bilmem mi! Biliriz diyo. (Karılar Abi, eskiden gidiyolardı; bakma.)

Ömer Gözükızıl: :Anlatıcı bir anlatıcı içinde farklı göndermelerde bulunur. Bruada da mezara gitme geleneğinde şimdilerde mezardan uzak durulsa da o dönem için gidilebilir vurgusu var.

Gē bana gece(?) söyleyiver diyo hocanın mezarı.
                Bu mezar! Hadi anne, gidelim. Eve geliyolar. Annesi yatıyo. Alıyo kazma küreğe; dooğru mezara.
                Açıyo. Bi de bakıyo arkadaşım: Kız! ‘İç bi şey olmadı; yatıp duruyo mezarda. Sandık ta orda. Sandığı alıyo; evine götürüyo. (Annesinin haberi yok.) Gömüyo gene mezara. Zengin oluyo Abi, gayet zengin. Öyle şaka diğil.

Ömer Gözükızıl: Bazen iyi şeyler yapmış insanların cesetlerin bozulmadığına dair hikayeler anlatılır. Burada da kızın iyiliğine dair çok fazla bir şey vermedi ama cesetin bozulmadığına dair vurgu ile bunu hatırlatıyor.
                
Bi magaza açıyo. Fakire makire, hepsini dağıdıyo böyle parasını ondan sona, böyle. (Çok zengin.) Fakat bi şüphe kaldırıyo çocuk. Sabāle: Bismillahirahmanırahim! Mağazayı açıyo. Bi dilenci karı geliyo: Bi ‘ayırcık! Cebinde ne varsa, veriyo eline. ‘Er sabah erken, aynı karı geliyo. Aynı karı geliyo: Veriyo, gidiyo.
                Şimdi bunlar zengin olunca, annesi diyo ki: Oğlum diyo, bak biz zengin olduk. Ben gidiyim, bütün o akrabaları bi dolaşıyim. Ne dersin? Git anne diyo; serbestsin. Ne kadā akraba varsa, bak, gör. Fakirleri varsa: Al iki kese altın; ver ona, yardım et. Tamam oğlum diyo annesi, gidiyo.
                Gelelim şimdi oğlana. Oğlan gene sabahlē: Bismillahirahmanırahim; mağazayı açıyo. Dilenci karı gene geliyo. Gene veriyo ihtiyacını. İçinde: Ivır-zıvır yapıyo. Acıkmış. Demiş ki: Ben gidiyim, evde ne varsa, bi yiyim yav.
                Kimse yok. Bi de açıyo evi –kendi evini açıyo Abi-: Masa… yemekler yapılmış. Duman tütüyo yemeklerde Abi. Vay Allah! Kim girebilir benim eve yav? Soruyo komşulara. Yook diyo İbrahim Bey; kim giricek evine? Hay Allah! Bu nedir: İn mi, cin mi? filen. (kadın dönüyo.) Dur bakalım diyo.
                Sabālen gene açıyo mağzayı. Aynı dilenci karı geliyo. Gene veriyo. Dilenci karı kayboluyo. Hemen –on dakika, on beş dakika bi şey- hemen kapadıyo mağazayı. Doğru eve gidiyo. (Bakalım kim giriyo?)
                Bi de geliyo böyle Ömer Bey. Eskiden musluk… Bulaşıkları böyle borudan –yıkarke, bulaşıkları yıkarken- borudan aşşağa su iniyo böyle. Bi de bakıyo: Bi su dökülüyo. Bi de bakıyo: Sulan beraber, bir altın yüzük görüyo. Bi de bakıyo: Gâvur kızın altın yüssüğü!

Ömer Gözükızıl: Başka bir anlatıda bir bölüm olarak geçer. Çanakkale’de maymun, ağaç kütüğü, kaplumbağa gibi başka şekilde anlatıldığını biliyoruz. Onlarda evdeki düzeni sağlayan bir kılık değiştiren farklı bir canlı olarak gösterilir.

Hemmen içeri giriyo. Neyse adını çağarıyo: Mariya, Mariya! Neyse bi seda geliyo –kimse çıkmıyo-: Eey İbrahim diyo, sen üç gün yaşama. Üç gün sonra ölücen. Yalnız, şu çekmeceyi çek; oturduğun çekmeceyi. Çekiyo. Bu paraylan dedi, ‘ocanın mezarın yanından… Mezarı orda eşicen dedi. Bu paralā diyo, senin verdiğin paraydı diyo; bana veriyodun ya mağaza açarken. U para senin; ‘aram diğil. Bu paranın… Aynı ‘ocanın mezarı yanı başı –annene tembih et-; orda seni gömsünler. O zaman kavuşuruz.

Ömer Gözükızıl: Bir önceki ay geçmişti “sırrın çıkması öldürür.” Burada da aynı şey var.

Geliyo annesi, geliyo annesi. Eey anne diyo, ben yarın ölücem. Yalnız bi tembihim var sana diyo. Bunu yapman lazım diyo. Söyle evladım diyo; şaka yapma. Ölücem ben! ‘Ocanın mezarı biliyo musun? Biliyum. Yanı başında; mezarımı orda eşiniz. Orda gömünüz beni. Orda da bi oda yap. Bi bekçi tutucağnız. Bekçi bizi göz-kulak olsun. Hani tilkiler, köpekler filen eşmesin. Tamam evladım diyo.
Ertesi gün oluyo: Ölüyo. Aynı tembihleniyo, aynı yapıyo annesi. Bina yaptırıyo, her şey yaptırıyo. Tutan bekçi kaçıyo korkudan. Bırakıyo gidiyo. On kişi değiştiriyo kadın. Uee ağzına sıçtımını diyo. Ben gidicem kendim yav diyo annesi; kendim gidicem yav. Kapatıyo yani apartumanı, kapadıyo gidiyo.
O gün de cuma. Geliyo. İki tene ekmek alıyo. Şöyle bi dolap varmış. Dolaba ekmekleri koyuyo. Bi de bakıyo böyle mezara ….. Sağ tarafta mezar. Şöyle bi delik açılmış. Bi de dikkat çekmiş. Du bakayim diyo; oğlum ne oldu? Yani: Bi göreyim. Oğlumu bi görüyim bakalım: Ne oldu, ne gitti? Bi de bakıyo Ömer: Allaah! Bi bahçe ama ne diyim… U çiçekler, o envai çiçekler. Güzel bi kızlan kol kola, u çiçekten, u çiçekten kokuyolā. Onlā böyle geziyolar. Annesi diyo ki: Oğluum diyo, beni de alın oraya diyo. Çok güzelmiş orası. (Cenneti görüyo orda.) O konuşmaklan, delik kapanıyo. Simsiyah oluyo; hiç bi şey yok. Allaah diyo.
Bi de bakıyo: Aldığı ekmek, nası pamuk beyaz! O ekmek, pamuk gibi olmuş Abi. Aynı, pamuk haline dönmüş. Aldım ekmeğe ama, ne oldu bu ekmeğe? Felen diyo. Para alıyo; gidiyo fırıncıya. Atıyo para: Bana, iki tene ekmek! Oo teyze diyo, bu para, kırk senelik para. Bu, geçmez. Yapma be oğlanım! Geçmez diyo. Bak Ömer! Bir konuşmaklan, bir görmeklen, kırk sene zaman geçmiş Abi. (Aynısı bak şimdi.) Bak, bi konuşmaklan, bi görmeklen, kırk sene bi zaman geçmiş.
Gidiyo yeniden mezara. (E para geçerli diğil ki. Paralar batal oldu.) Ağlaya ağlaya… Allah, Cenab-ı Allah ta unun da ruhunu alıyo. Aynı çocuye kavuşuyo.
Ordan geldim de ben. Ben de gitcektim bekçilik yapmağa ama karı: Ben kendim yapacam! Söyledim: Ben fakir bi adamım dedim. Ben bekçilik yapıyim de, sen… O: Yok dedi. Kimseye güvenmem de, kendim giderim dedi. Bıraktım karıyı.
Ben de ordan geldim. Bi avuç para aldım orda ben. Al dedi sen yi! Nerde Abi? Her tarafa götürdüm. Para geçerli diğil. Kırk senelik para. Ben de, Allah’ın ….. kaldım. Fakirim. Birisi didi ki: Gel lan buraya dedi. Atıver onları. Al şu yani on bin lirayı. Git ekmek al; karnını doyur. Allah razı olsun. O adam verdi. On bin liraya, gittim karnımı doyurdum. Ben de ardan geldim. Bi daa gider miyim öyle bi yere, gidw miyim Abi? Bıraktım gitti. (Kaynak kişi, anlatıyı tamamlamanın mutluluğuyla gülüyor. Ö.G.)

D- Aga! Anlattığın masalları hep farklı farklı bitiriyorsun. Kendini de içine katıyorsun. Yaşlılar da öyle mi anlatırdı eskiden?
K- Aynı anlatırlardı yaşlılar., aynı… Kim anlatıyosa ihtiyarlardan, aynı anlatıyo. Ben de aynını anlatmam lazım.
D- Eski adamlar, masalları böyle mi bitirirlerdi?
K- Böyle bitirirler. Çünkü güzel anlatıyolardı. Ben de meraklıyım. E bağlantı: Tabi onlar nası anlatıyolarsa, ben de aynı anlatmam lazımdır.  

Ömer Gözükızıl: Anlatıcının araya başka anlatılardan malzemeler katması bazen anlatıcının iyiliği bakımından güzeldir ama anlatının saf, yalın bir şekilde dinlenmesinde sıkıntı çıkabilir. Ben bu anlatıda, kızın yaşlı kadın kılığında gelip, evin işlerini yapmasını görmedim. Anlatının bütünlüğü açısından da çok bir önemi olmasa da anlatıya değişik bölümlerde parçalar katıp kendince biçimlendirdi. İyi anlatıcılar bunu yaparlar. Derleme amacınız saf malzemeyi derlemek 
ise bu tip insanlarla çalışarak yanlış iş yaparsınız ama performansı derlemek ise o adamı bulmanız lazım.

Serkan Kallıoğulları: Toplumsal statü farkı nedeniyle mi ölümde kavuşma durumu var? Sanki iki üç masalı birbirine karıştırıp da anlatmış gibi geldi.

Ömer Gözükızıl: Asıl anlatı, oğlanın esir düşmesi, kızın aşık olması ve ölmesi, neden öldüğüne dair de bir açıklama yok. Belki de verilmek istenen “statüye uygun olmayan yönelişler sonuçsuz kalabilir, yapmayın.”


Yusuf Çelik: Hazineyi adama vererek bir şekilde borçlandırmış oluyor. Kadının hediyesinin karşısında ölüm olarak karşılık veriyor.

Ömer Gözükızıl: Çocuk, kızın memleketinde kalmış olsaydı kızın da hocanın mezarında olduğunu bilemeyecekti. “yanlış” ve “doğru” insanların yer değiştirmeleri gerektiğini anlayamamış olacaktık. Orada hocayı görecekti ama hocanın neden gavur memleketinde mezarda olduğuna dair bir ipucu olmayacaktı. Memleketine gittiğinde hocanın orada olmasına dair bir ipucu buldu. Diğer anlatıda da döndü aslında ama anlatıcı tam hatırlayamadığı için biz onu kavrayamadık.

8 aylık maratonumuzun son anlatısı olarak şeytani bir anlatı bulursak onunla kapatabiliriz.

İslam Bulut: Derleme yaparken cinsiyetler arasında zorlanmalar yaşadınız mı?

Ömer Gözükızıl: 1988 yılında mesleğe başladığımda zorlanıyordum ama sonra zorlanmamın nedeninin cinsiyetten kaynaklanmadığını, insanlarla aynı dili konuşmayı öğrenememekten kaynaklandığını anladım.Aslında kadınlar ile erkeklerden daha fazla çalışabilirsiniz çünkü kültürü kadınlar dışarıya fazla açılmadıkları için daha iyi muhafaza ediyorlar. Müstehcen anlatıları kadınlardan derlediğim de oldu. Bu kadar yıllık mesleki tecrübemin bana öğrettiği erkeklerin bildiği müstehcen anlatıları kadınlar bilir hatta daha fazlasını da bilme ihtimalleri vardır. Çanakkale’de mani derlerken farkında değildim ama manileri derleyip çalışmada yazmaya geçtiğimde şunu farkettim ki manileri derlediğim insanlardaki kendi yaşıtım kadınların azlığını o zaman görebildim. Benden küçük ya da büyük olanlarla çalışmışım ama yaşıtımdakiler benim karşıma çıkmakta çekimser kalmışlar ya da ben kendi yaşıtlarımın karşısına çıkmakta çekimser kalmışım. Cinsiyet yaşıtlarımla sorun oluşturmuş. Bilinçli olarak yapmadığımız bir sakınma durumu oluşmuş.


Gelibolu - Yüllüce Köyü (02.08.2001)
Kadın, Yüllüce, ilkokul, evli, üç çocuklu

K- Evvel tabi, evvel görünürmüş insanlara. Şimdi görünmüyo. Evvel... Bizim yaşlılarımız anlatıyodu: Falan yerde -yok- bicili tavuk gördüm. Yok işte bi delikanlı gördüm işte. Şimdi, yok üle bi şey. Kimseye görünmüyo.
                İşte evvel türbelerde görünüyolarmıj demek istiyom. Şimdi görünmüyo. Evvel... Şimdi, benim ninem anlatırdı: Toplamış çocuklarını. Komşuya istemişler. Gidiyolarmış oturmağa. Unun da çocukları varmış. Giderken, bi de baktım diyo, bi bicili tavuk diyo. Bicili tavukları, çocuklar da: Ay! Bici falan diyerekten tutmağa kalkmışlar. ‘İc bi tane bi şey kalmamış. Uçmuş gitmiş olduğu yerde. İşte: Şeytan demek istiyolar bunlar ama şimdi görünmüyo.
D- Bicili tavuk şeytan mıdır?
K- Şeytanmış güya.
D- Biraz önce: Delikanlı dedin.
K- Kimine tabi, kimine üyle görünüyomuş. Delikanlı şeklinde görünüyomuş ama bilinmiyo. Ya kimisi diyo mesela: Çok güzel, giyinik gördüm diyo mesela.
D- Nerde görmüş?
K- Ya bi kırda olsun, bi yerde görmüş ama yane anında kaybeldi diyo. Kimisi: Yok rüyasında görmüş diye, inanılmıyo yani şimdi.

**
Küçükmüş; üç yaşındamış. Annesi ‘amur açarkana, çocuğun tuvaleti geliyo. Git diyo tuvalete; git kendin kızım diyo. (Ne bilicek; üç yaşında çocuk!) Gidiyo dışarı -evin bahçesine-; gidiyo oraya, işiyo çocuk. Daha orda, eli ayağı kıvrılıyo. ‘Emen elleri ‘amurlu daha kadının. ‘Ocaya götürdüler; iyileştirdiler. Türbe var sizin evin önünde demiş. Unun üstüne işemiş demij.

Ömer Gözükızıl: Çanakkale’de gece vakti tavuğun yavruları ile dolaşması olağan dışı bir durum. Olağan dışı bir durum olduğu için de onu şeytan olarak değerlendiriyor.

İslam Bulut: Bicili tavuk Bayramiç yöresinde de de korku kaynağıdır. Genelde daha saldırgan olurlar.

Ömer Gözükızıl: Doğum yapmış, yanında civcivleri olan tavuk olağan dışılık için Çanakkale’de sık sık kullanılır.













    







26 Nisan 2018 Perşembe

25 Nisan 2018 haber metni



Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde “Çanakkale’de Derlenen Masallar” etkinlik serisinin sekizincisi gerçekleştirildi.

25 Nisan 2018 Çarşamba günü gerçekleştirilen etkinlikte derleyen ve kolaylaştırıcı Ömer Gözükızıl ile Çanakkale’de Derlenen anlatılar üzerinden yorumlar yapıldı. Bu ayki anlatıların geçen programdaki anlatıların paralelinde korkutma amaçlı olduğuna değinildi. Anlatılara anlatıcının etkisi üzerinden ilerleyen sohbette, iki farklı varyant üzerinden bu etkinin nasıl olabileceği konuşuldu. Anlatılarda geçen olayların kimi zaman derlendiği bölgede gerçekten yaşanmış olan olayları içerebildiğini, anlatıların bu olayları farklı bir şekilde sunduğunu dile getirdi. Masalların okunmasının ardından anlatıda kullanılan dilin üzerinde de duruldu. Anlatıcıya göre farklılık gösteren dil kullanımına değinen Ömer Gözükızıl derleme yapmak isteyenlerin sözcük derlemesi için sadece sohbet etmesinin bile yeterli olabileceğini, bir sohbette geçen sıradan bir sözcüğün bile farklı anlamlarda kullanıldığının görüleceği söylendi. Ömer Gözükızıl derlediği masalları kitaplaştırma projelerinden bahsetmesinin ardından Kent Müzesi’nde 1 sene boyunca gerçekleştirilen Çanakkale’de Derlenen Masallar etkinlik serisi sona erdi.

Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde 2 Mayıs 2018 Çarşamba saat 18.00’da Çanakkale Arkeoloji Müzesi ortaklığında Prof. Dr. Vedat Keleş ile “Parion’da Yeni Gelişmeler” isimli arkeoloji sohbeti gerçekleştirilecektir.




24 Nisan 2018 Salı

11 Nisan 2018 "Eski Kent Fotoğrafları Okuma" etkinliği çözümlemesi


11 Nisan 2018 “Eski Kent Fotoğrafları Okuma” etkinliği toplantı çözümlemesi


Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğraf hastanenin sol tarafına dönerek çekilmiş bir fotoğraf olabilir. Fotoğrafta görünen bina da eski Salı pazarından aşağıya inerken diş kliniği olarak kullanılan binanın fotoğrafı.



Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğrafı Çanakkale’ye çok benzetiyoruz ama açıkçası bazı detaylar biraz kafa bulandırıyor.
Şahabettin Kalfa: Bu tip fotoğraflarda akıl yürütmek oldukça güç.
Ahmet Kolkoparan: Sol tarafı görmezsek İskele Meydanı’ndan Saat Kulesi’ne dönüş olarak düşünebiliriz. Sol tarafa olan yakınlığı, bu kadar dar olması o ihtimali çürütüyor.
Şahabettin Kalfa: Bir cami çıkışı olduğu kesin.
Şevket Ağan: Çanakkale fotoğrafı olduğu kesin mi?
Ahmet Kolkoparan: O kesin. Bazı fotoğraflarda yanılgılar oluyor ama bu fotoğraf Çanakkale fotoğrafıdır. Kapının yanında bir ilan panosu var, Osmanlıca Singer yazıyor.
Şahabettin Kalfa: Yalı Caddesi’nde bir Singer bayi vardı ama Osmanlı döneminde de orada mıydı bilemiyorum.
Şevket Ağan: Bina tarzı olarak dedelerimizin eski dükkanlarına benziyor. O yüzden Yalı Caddesi olarak düşündüm ama Yabancılar Oteli olması lazım onu göremedim.

Ahmet Kolkoparan: Bu bina hala daha ayakta olan bir bina. Şu anda Koruma Kurulu’nun olduğu binanın eski hali. İşgal döneminde İngilizlerin geri hizmette görevlendirdiği Hintli askerleri görüyoruz. Ordu Evi lokantası gibi bir amaçla kullanılmış. Bugünkü ÇOMÜ binası ise Subay Ordu Evi olarak kullanılmış.
Şahabettin Kalfa: Burası kentin en uzak noktalarından biriydi. Bu bina 18 Mart İlkokulu ile beraber yapılmış Hasan Rami döneminden kalma bir bina, onun köşkü olarak geçer. Bu binaların dört tarafları cumbalıdır. Bu da idari bina ya da misafirhane olarak kullanılmış olabilir. Burası eski Vali Konağı. Hasan Rami Paşa 1908’de Çanakkale’de Akdeniz Filo komutanlığından bahriye nazırlığına terfi ederek İstanbul’a gidiyor. Onun öncesinde 10 sene mecburi hizmet olarak burada kalıyorlar. 1908 senesinde buradan gidişi de görevi suiistimal suçlamaları neticesinde oluyor. 1908’de tutuklanıyor ve tutuklanınca da hatıralarını yazıyor. Hatıralarında gemilerini Çanakkale’ye nasıl getirdiğine dair bilgiler  veriyor. Bu bina, askeri hamam yani o bölge onun kontrolünde. 18 Mart İlkokulu da hastane olarak kullanılıyor. 1938 senesinde hastane yapıldıktan sonra okul oluyor. O bölgede ilkokul olarak Muhtelif Mevki Müstahkem Numune Mektebi var. O da şu anda Özel İdare Lojmanın olduğu noktaya denk düşüyor. Kendini akladıktan sonra buraya geliyor ve bütün yerleri özel idareye bırakıyor. Bu binanın dediğiniz amaçla kullanılması söz konusu değildir.


Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğrafa baktığımız zaman Saat Kulesi ve ÇOMÜ binası haricinde hiçbir bina günümüze ulaşmamış. Fotoğrafı önemli kılan özelliklerden bir tanesi de tam fotoğrafın sol tarafındaki yer Alman Sokağı’nın girişine tekabül ediyor. Üçgen çatılı ikiz binaların olduğu yerde bugün Piri Reis Müzesi olarak kullanılan Sahil Sıhhiye Binası’nı görüyoruz.
Şahabettin Kalfa: 1930’lu yıllara kadar o sahilde denize giriliyordu. Bugün Belediye Sosyal Tesisleri olarak kullanılan binanın önünden denize girildiği söyleniyor. Sokağın olduğu yer uzun binaların olduğu yer olmalı.
Ahmet Kolkoparan: Bunu şu bilgiye dayanarak söyledim ki fotoğrafın Calvert konağının olduğu taraftan çekilmiş hallerinde sokak orada gözüküyor. Aynı kartpostalın 1903 tarihlisi de var. Saat Kulesi 1912 öncesine ait görüntüsüdür.
Şahabettin Kalfa: Onun hemen önündeki bina Hükümet binasıdır. İskele yoktu o zamanlar hepsi denize sıfırdı. Beyaz binalar benim bildiğim kadarıyla un fabrikası olarak kullanılıyordu. Orada da bir iskele var.
Şevket Ağan: Hemen yanındaki sıra binalar nedir?
Şahabettin Kalfa: Maalesef orası olduğu gibi yıkılıp hükümet binası olarak kullanılan bir yerdir. Valiliğin yanındaki binalar, hükümet binası yapılmadan orada iki katlı bina vardı. Beden Terbiyesinin durduğu binaydı, 1936 sonrasında Çanakkale Belediyesi’ne de hizmet vermiştir. Kalenin yanındaki belediye binası 1936 yılı ile beraber askeriyeye devredilince o alan Merkez Komutanlığı binası olarak işlevlendirildi ve belediye buradaki binaya geldi.
Şahabettin Kalfa: Yan yana aynı tip iki binanın önündeki denizin içinde gibi gözüken binanın ne olduğunu çözemedim.
Ahmet Kolkoparan: Kıyaslamak için bir fotoğrafla beraber değerlendirelim.


 Şahabettin Kalfa: 1700’lü yıllardan itibaren burada sahil sıhhiye hizmetleri başlıyor ama binanın yapılışı Mr. Whittall zamanında gerçekleşiyor burası onun köşkü. 

Ahmet Kolkoparan: Buradaki binanın arkasının göründüğü fotoğraf bu fotoğraftır. Bu fotoğraf Samsun fotoğrafı olarak paylaşılsa da üzerinde yazdığı gibi tam olarak Çanakkale fotoğrafıdır.
 Şahabettin Kalfa: Bu fotoğraf ilginç çünkü bu fotoğraf genel fotoğrafların aksine deniz tarafından çekilmiş bir fotoğraf. Yan taraftaki alan Belediye sineması olarak geçen yer, diğer bina da bugünkü Truva Oteli’nin olduğu yerde kırmızı mağaza var. Ben hayal meyal hatırlıyorum. Ordu Evi’nin yapılışı 1940’lı yıllardır. Dönemin Kolordu Komutanı Baki Vandemir Paşa tarafından Calvert konağının taşları ile yaptırtılmış. Bu bilgileri İzzet Melih Dilmaç’tan aldım. 1934-1935’li yıllarda Halk Bahçesi kamulaştırılıyor. Dönemin belediye başkanı Mustafa Demircioğlu, kamulaştırma için eve gidip para alıp gelen de Tahir Güven’dir. Calvert ailesine para verilip kamulaştırma gerçekleştiriliyor. 

Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğrafın az önce gösterdiğimiz tütün mevzusunun geçtiği bölgeye ait olduğunu düşünüyorum. İnönü Caddesi doğrultusunda çekilmiş bir fotoğraf.
Şahabettin Kalfa: Necip Paşa,1885 yılında İstanbul’a gidip Fatih Vakfiyesi’nden yeri satın alıyor. Ondan sonra aldığı araziyi ikiye böldürüp ön tarafını karısının üstüne arka tarafını kendisinin üstüne yaptırıyor.  Ev, onun üzerine yaptırılıyor. O sırada kızı rahatsızlanıyor. Kızı vefat edince Kilitbahir’e defnediliyor. Necip Paşa da ardından üzüntüden dolayı vefat ediyor ve vefat etmeden önce karısına kendisi adına cami yapılmasını vasiyet ediyor. 1902’de cami yapımının bitmesinin ardından sonraki süreçte yalnız kalan kadın bunalıma giriyor ve konağı Madam Hettie’ye satıp kentten ayrılıyor.

 Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğraf Cumhuriyet Ortaokulu’nun hemen ön tarafından çekilmiş. Soldaki boşluktan hemen arka tarafta İstiklal İlkokulu başlıyor.
Şahabettin Kalfa: Fotoğrafın tarihini 1933 olarak tahmin ediyorum.



 Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğrafı bana bir iş arkadaşım verdi. 1955 ya da 1956 tarihli olması gerekiyor. Burası Zübeyde Hanım Sokak. İleride gözüken cami Necip Paşa camisinin eski hali. Arkadaşımın babası öğretmen mektebinde okuduğu sırada bu fotoğrafı çekiyor. 

Ahmet Kolkoparan: Bu da yine aynı döneme ait, Öğretmen Evinin arka bahçesini gösteren bir fotoğraf. 

Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğrafta Fatih Camisini ve sağ tarafında haziresini görüyoruz.  Bu fotoğrafın çeşitli versiyonlarını paylaştığımda bir hataya düşmüştüm. Bu fotoğrafları Nedime Hanım Mektebi’nin yan tarafında aynı adı taşıyan sokağın bitişiğinden çekildiğini düşünüyordum ama Dizdar Cami aklıma gelmemişti. Detaylı inceleme sonucunda bu fotoğrafların Dizdar Cami minaresinden çekildiğine kanaat getirdim.

 Ahmet Kolkoparan: Bu fotoğrafta Astsubay Orduevi yeni inşa ediliyor, 1955 yılıdır. Bazı kaynaklarda Necip Paşa Camisi 1953 depreminde yıkıldı diye geçer. Fotoğrafta minare ayakta hatta 1965 yılında cami yapıldıktan sonra bir süre minare devam ediyor. 1970’li yılların ortalarında Necip Paşa camisinin bugünkü yerine minare yapılıyor.
Şahabettin Kalfa: Tamamen yıkılmadı, çatlamalar oldu. O dönemde depremler sürekli olduğu için çatlamalar neticesinde içerisine girilmedi. Ben ortaokuldayken de deprem olmuştu. Sınıftaydık, Matematik öğretmenimiz Tevfik Bey vardı, sıranın üzerinde uyuyordu. Biran da “kürsüyü kim salladı,” diye yerinden sıçradı. Sınıfa bağırdı, biz hepimiz dışarı kaçtık. Ben merdivenlerin yan tarafındaki camdan aşağıya sarkarken düştüm ve kolumu kırdım. O nedenle sürekli deprem olduğu için caminin içine girmek risktir.
Caminin yan tarafında bir tane bina var. O bina hala ayaktadır. Hasan Rahmi Paşa döneminde yapılmış bir binadır.
Ahmet Kolkoparan: Denizde de Ayvalık ve Derince gemilerini görüyoruz.  

Ahmet Kolkoparan: İşte meşhur Dizdar Camisini görüyoruz. Nedime Hanım Mektebi, Rum Kilisesi de gözüküyor.
Şahabettin Kalfa: Tam olarak Askerlik Şubesi'nin yerini görüyoruz.
Ahmet Kolkoparan: Muhtemelen savaşın hemen sonrasındaki dönemlerden kalma bir fotoğraf. Dizdar Camisi savaşta pek fazla zarar görmemiş. 

19 Nisan 2018 Perşembe

18 Nisan 2018 Haber



Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde Kent Üzerine Tartışmalar serisinin sekizincisi gerçekleştirildi.


18 Nisan 2018 tarihinde Müze Toplantı Salonu’nda ÇOMÜ Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ortaklığında Yusuf Kartal ile “Çanakkale Tarihi Alan Başkanlığı’ndaki Restorasyon Yaklaşımları ve Uygulamaları” isimli sohbet gerçekleştirildi. Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın gerçekleştirdiği çalışmalardan biri olan Kilitbahir Kalesi restorasyon çalışmaları anlatıldı. Yusuf Kartal sunumuna Gelibolu’nun Çanakkale özelinde ve Türkiye genelindeki önemine değinerek başlarken mimarlık tarihi uzmanı olarak 2015 yılından beri Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nda görev yaptığını dile getirdi. Restorasyon projelerinin yanı sıra başlatmayı planladıkları diğer uygulamalardan da bahsetti. Kilitbahir Kalesi’nde daha önce yapılan restorasyon projesinden sonraki görüntülerinin üzerinden restorasyon sürecinde unutulan noktaların ve sorunların giderilmesine yönelik faaliyetleri fotoğraflar üzerinden paylaştı. Kilitbahir Kalesi projesinin başlangıcında ÇATAB olarak danışmanlık aldıklarını, projeler gerçekleştirilirken katılımcı süreçlere önem verildiğine değindi. Osmanlı arşivlerinde gerçekleştirilen araştırmalarla kaleye ilişkin çok sayıda bilgiye ulaşabildiklerini ve bu bilgilerin ileride kitaplaştırılarak paylaşılacağını dile getirdi. Gravürler ve görsel belgeler üzerinden Kilitbahir Kalesi’nin görünüşüne dair tarihi bilgileri paylaştı. Gerçekleştirdikleri restorasyon çalışmaları sonucunda yeni görünümüne kavuşan Kilitbahir Kalesi’nin görüntülerini paylaşırken Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde ileriki tarihlerde gerçekleştirdikleri diğer restorasyon projelerine dair bilgileri de paylaşacaklarını belirtti. Sohbet, Yusuf Kartal’a ve kent üzerine tartışmalar serisinin kolaylaştırıcısı Doç. Dr. Arzu Başaran Uysal’a teşekkürlerin ardından sona erdi.

Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nde 25 Nisan 2018 Çarşamba saat 18.00’da derleyen ve kolaylaştırıcı Ömer Gözükızıl İle “Çanakkale’de Derlenen Masallar VIII” etkinliği gerçekleştirilecektir.









Kentler Anlatılınca Güzeldir sloganı ile çıktığımız bu yolculukta kentimizi anlatmaya ve paylaşmaya devam ediyoruz. Eylül ayından itibare...